12 Mayıs 2020, 10:35 tarihinde eklendi

Diyarbakır'da Vegan Yaşam

Diyarbakır'da Vegan Yaşam

Bilge Işık/Gazete Mecra

“Bu defa kırmızı değil, yeşil kazandı” diyor Cahit Şahin. Kendisi Diyarbakır’ın ilk vegan kafesinin kurucularından. Kentin yaşam kültürüne didaktik olmayan bir tarzda katkı sunmayı amaçladıklarını ifade eden Cahit’le Gabo’nun kuruluşunu, kısa sürede büyümesini, kentle kurdukları ilişkiyi konuştuk.

 

FOTO GALERİ

 

-Her şeye en baştan başlamak isteriz. Gabo’nun ünü kentin sınırlarını aştı ve Ankara’ya yeni bir şube açıldı; fakat bu söyleşi aracılığıyla sizi ilk kez duyanlara Gabo’yu nasıl tanımlarsınız?

 

Gabo, mekân değil de roman olsaydı muhtemelen adı “Yeşil Pazartesi” olurdu. Dönemin belediye başkan yardımcısı, son bileziklerini bozduran annem, hayatı boyunca en büyük başarısı giriştiği tüm işleri istikrarlı bir şekilde batıran babam ve Diyarbakır’da vegan bir kafenin açılacağını duyan herkes Gabo’nun kısa sürede batacağını, öleceğini düşünüyordu ama biz ikna edilmiş olarak değil inanmış olarak yola çıkmıştık. Başarılı da olduk. Şu an Türkiye’nin ilk vegan restoran-kafe zinciriyiz. Bir aksilik olmazsa 2021’de üçüncü şubemizi ya İstanbul’a ya da İzmir’e açacağız. Bu defa kırmızı değil yeşil kazandı.

 

- Biraz da kuruluş hikâyesine bakalım istiyoruz. Gabo’nun bu kadar kısa sürede bilinir bir mekâna dönüşmesinde kuruluş sürecindeki düşünceleriniz ve tartışmalarınızın pratikle yoğrulması var sanırım. O sürece dönüp baktığınızda hem kente hem kendinize dair neleri değişmiş ya da değişmemiş olarak görüyorsunuz?

 

Şehrin kültürel biyosferinin bir parçası olacağımıza dair inanç ve güçle gece gündüz tutkuyla çalıştık. Ülkenin kaybolmaya yüz tutmuş yerel yemeklerinden tutun, patenti bize ait birçok yemek, çorba ve tatlı menümüzde yer buldu. İnsanlar –daha ziyade kadınlar- teveccüh edince şehre egemen olan etçil tek düze yemek kültürünü ve önyargıları kırmış olduk. Başta dalga geçenler, hafife alanlar şimdi gurur duyuyorlar. Bu bizim için de gurur verici. Bir başka değişim ise 5 yıl önceye baktığımızda işletmeler sokak hayvanlarının mama ve su ihtiyacını karşılamıyorlardı. Böyle bir duyarlılık yoktu. Biz kasanın yanına  “Kedi Tip-Box” koyduk. Gelen bahşişlerle birkaç noktaya mama bırakmaya başladık. Tabii kedi sayısı hızla artmaya başladı. Instagram sayfamız sayesinde kedilerimiz epey meşhur oldu. Müşteriler gelip Qopê’yi, Osman’ı, Arsız’ı, Külkedisi’ni, Herdem’i, Tombi’yi, Kadife’yi sormaya başlayıp fotoğraf çekiyorlardı. Zaman geçtikçe sokakta başka mekânlar da kedi, köpek beslemeye başladı. Şimdi neredeyse kentin her kafesinin ya kedisi ya köpeği var. Buna öncülük etmiş olmak paha biçilemez. Biz de değiştik elbette. Aramızda sonradan vejetaryen olanlar oldu, vegan sayımız arttı. Ekip çok büyüdü. 3 kişilik çekirdek kadroyla başlamıştık. Şu an nerdeyse işe hâkim 30 kişiyiz. Tabii spesifik nedenlerle aramızdan ayrılan arkadaşlarımız da oldu. Diyarbakır’da tüm çabamıza rağmen üstesinden gelemediğimiz mevzu ise çalışma saatlerinin uzunluğu maalesef. Koskoca şehirde sadece Gabo’da 8 saat çalışma prensibi var. Ne yazık ki hemen hemen tüm işletmelerde ortalama mesai saati 11-12 saati buluyor. Bu durum değişmedi, değişmiyor. 

 

-Gabo kendi etrafında bir topluluk oluşturdu denebilir. Hatta kapsayıcı bir topluluk, içinde yazarlar, şairler, müzisyenler, sivil toplum çalışanları, veganlar, naveganlar… Bu kadar geniş bir toplamı ağırlayabilmek nasıl bir duygu, siz bu yoğunluğu bekliyor muydunuz?

 

Dürüst olmak gerekirse biliyorduk ama 2 yılın sonunda bekliyorduk. 2 ay geçmeden değil. O yüzden tatlı ve ürkütücü bir şaşkınlık yaşamıştık. Hatta Hürriyet gazetesinden Zeynep Bilgehan röportaj için aradığında henüz 1. ayımıza girmemiştik. Birinin bizi işlettiğini düşünmüştük. Gazete elimize geçince inanmıştık. Tabii bir de biz Gabo’yu açtığımızda “Barış Süreci” vardı. Avrupa’dan, ülkenin dört bir yanından inanılmaz bir feminist, sosyalist, queer, entelektüel, sanatçı, gazeteci “turist” akışı vardı. Bu kesimler arasında veganlık/vejetaryenlik daha yaygın olduğu için haliyle herkes bizde toplanmaya başladı. Üstüne Diyarbakır Sanat Merkezi öncülüğünde Peter Balakyan’ın şiir okuma etkinliğine, Kemal Varol’un imza gününe, Mithat Sancar’ın 7 Haziran 2015 seçimin hemen arifesindeki söyleşine ev sahipliği yapınca nitelikli bir topluluk Gabo’yu tanımaya ve özdeşlik kurmaya başladı. Bir de yönetmen Ali Kemal Çınar’ın çekimlerinin büyük bir bölümünü Gabo’da gerçekleştirdiği, ekibimizin oyuncu kadrosunda yer aldığı, ayrıca literatüre ilk Kürt süper kahraman olarak geçen Genco karakterinin filme göre Gabo’nun ortaklarından biri olduğu filmi, 28. Ankara Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü alınca baya meşhur olduk. Böylece Gabo şehre mal olmaya başladı. 

 

-Peki kentle somut olarak ilişkinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Neresindesiniz, nerede durmaya çalışıyorsunuz ya da neyi değiştirmeyi, geliştirmeyi istiyorsunuz?

 

Birlikte ağlıyoruz, birlikte gülüyoruz. Birlikte büyüyoruz. Bazen koşarak, bazen düşerek ama hiç yılmadan hizmet vermeye devam ederek. Çünkü bizim kitlemiz apolitik değil, kente karşı sorumluluk hisseden bir kitle dolayısıyla buluşma, konuşma, dertleşme mekânı da olduğumuzun bilincindeyiz. Tabii bizim en önemli misyonumuz hissetme yetisine sahip hayvanları gıda kaynağı olarak göremeyeceğimizi, etik açıdan hayvan sömürme pratiklerimize son vermek zorunda olduğumuzu didaktik olmayan bir tarzda insanlara anlatmak, ulaştırmak.

 

-Gabo’da asla kaybetmek istemediğiniz şey nedir? Sizi bu kadar titiz kılan temel motivasyonlarınız neler?

 

Hala merdivenlerden inerken şahsen benim heyecandan dizlerim titrer, hala tüm çalışma arkadaşlarım müşterilerimize misafir gözüyle bakar. Herkesi kapıda karşılarız ve kapıya kadar uğurlarız. Bize gelenler mutlu olmalı, mutlu ayrılmalı. Bahçemizin ismini boşuna “Unutma Bahçesi” koymadık. Gündelik yüklerden arınmamız gerek. Dolayısıyla asla kaybetmek istemediğimiz şeyler; tutku, güler yüz ve umut; güzel yemekler, güzel müzikler ve yeryüzündeki tüm hayvanların yaşam haklarının ve özgürlüklerinin garantiye alınacağı bir gelecek inancı ve şehrin yaşam kültürüne katkıda bulunma arzusu. 

 

-Yemek menünüzü hazırlarken neleri göz önünde bulunduruyorsunuz? Böyle bir kentte tat dengesini vegan bir menüyle tutturabilmek zor gibi geliyor. 

 

Yaz ve kış menüsü olmak üzere yılda iki menü hazırlıyoruz. Geleneksel yemekleri veganlaştırıyoruz genellikle. Geçen yaz menüye “Katıklı Bitlis Dolması” ekledik mesela. Soya kıyması ve badem yoğurdu kullandık. Hem Diyarbakır’da hem Ankara ‘da en favori yemek oldu. Yadırgayan olmadı. Aksine daha hafif ve lezzetli bulundu.

 

-Diğer taraftan şu soru da önemli; bu kentte vegan olmanın zorluğuna dair ironik tespitler yaygın bir biçimde yapılıyor. Ancak sence Diyarbakır’ın sunduğu avantajlar var mı ya da sizin burada devam edebilmenizi sağlayan temel dayanaklar neler?

 

Ankara şubesini açmadan önce biz de Diyarbakır’da vegan işletmeciliğin daha zor olduğunu düşünüyorduk. Neredeyse hiçbir fark yok. İnsanlara seçenek sunulmuyor. Sonra da herkesin fast-food yemeyi, et yemeyi tercih ettiği söyleniyor. Ankara’da da müşterilerimizin hemen hemen yarısı navegan.  Dışarıdaki menü tahtamıza “Dünyanın en güzel mercimek çorbası” yazdık ve insanlar gülümseyerek içeri girdiler. Güleryüz ve lezzetli yemeklerle çok kısa sürede müdavimlerimiz oluştu ve semtin bir parçası olduk. 

 

Bu günlerde (Covid- 19) temel tartışmalarımız dünyanın sürdürülebilirliği üzerinden ilerliyor. İki farklı eğilim var; kurtuluşçu ve yıkımcı. Siz vegan bir mekân olarak bu süreci nasıl yorumluyorsunuz?  

 

Biz karma felsefesine inanıyoruz. Hayvanlara yaptığımız eziyetlerin bedeli bize facia olarak dönüyor. Bulaşıcı hastalıkların 4’te 3’ü hayvanları yediğimiz ya da kullandığımız için ortaya çıkıyor.  AİDS, bir insan bir maymunu katlettiği ya da cinsel olarak sömürdüğü için ortaya çıktı. Öldürücü kuş gribinin ticari amaçlarla yetiştirilen hindilerden, koronavirüsün yarasa çorbasından yayıldığı biliniyor. Wuhan’daki canlı havyan pazarını herkes lanetliyor ama ülkemizdeki tavuk fabrikalarını gezersek kokudan kusarız, bayılırız. Bir tavuğun ortalama ömrü 15 yılken şu an endüstride bir tavuk ancak 3 ay yaşayabiliyor. Hayvancağızlar aç susuz üst üste pislik içinde antibiyotiklerle kesilecekleri güne kadar hayatta kalıyorlar. Stresten birbirlerini parçalıyorlar. Onları hapsettik şimdi biz evlere tıkıldık. Onları öldürüyoruz şimdi biz ölmeye başladık.  Mutlu, huzurlu ve sağlıklı yaşamak istiyorsak tek çaremiz var: acilen hayvan sömürgeciliğini terk etmek.

 

-Sizin için geliyor, tek bir cevap lütfen: A Bande Part mı, A Bout de Shouffle mı?

 

Bilmeyenler olabilir. Gabo’nun duvarları Fransız Yeni Dalga filmlerinin sahneleriyle doludur. Sorunuza cevap veriyorum: Jean-Luc Godard’ın ilk renkli filmi olan “Une femme est une femme” :)

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *